Yaşama Dair

Hukuki sorularınız ve cevaplarım #56

 

Eşimin beni aldattığını öğrendim. Elimde her türlü kanıt var. Eşim de anlaşmalı boşanma istiyor. Maddi ve manevi tazminat veya velayet için ne yapabilirim?

Birincisi anlaşmalı boşanma dediğiniz zaman zaten boşanma şartlarında da anlaştınız demektir. Tazminat derseniz bu işte maddi tazminat değil manevi tazminat söz konusu olur. Dolayısı ile bir tazminat miktarı konusunda anlaştığınız takdirde adının ne önemi var. Sizin sorunuz ihtilaflı boşanmalar için önem kazanır. İhtilaflı boşanmalarda maddi tazminat, boşanma nedeni ile maddi kayba uğrayanlar için. Manevi tazminat ise tam sizin için. Aldatan eş, karşı tarafa hakimin tayin edeceği manevi tazminatı öder. Çocuğun velayeti konusunda ise hakim çocuğun menfaatini düşünerek karar verir ama aldatan eş yönünden elbette bu bir eksi puandır. Buna göre düşünün karar verin.

 

Eşimden boşandım ve kızlık soyadımı kullanmak durumundayım. Ancak bu defa çocuğumun soyadı ile fark ortaya çıkacak ve benim bulunduğum çevrede (yurt dışında) bu husus toplumda problem oluyor. Ben eşimin soyadını alabilir miyim?

Genel kural olarak boşanan kadın eski soyadını kullanmaya başlar. Ancak kadın boşandığı kocasının soyadını kullanmakta menfaati bulunduğu ve bunun kocaya bir zarar vermeyeceğini ispatlarsa istemi üzerine hakim kocasının soyadını taşımasına izin verir. Bakın böyle bir imkanınız var. Ancak bir hatırlatma daha yapmamda yarar var. Koca, koşulların değişmesi halinde bu iznin kaldırılmasını isteyebilir. Koşulların değişmesi de bu soyadı kullanımının eski eşinize zarar vermeye başladığının iddia edilmesi suretiyle olması gerekir. Tabii sizin çocuğun durumunu düşünmeniz haklı bir neden olarak görülüyor.

 

Kat Mülkiyeti Kanunu’nun 34′üncü maddesine göre kat malikleri yöneticiden teminat isteyebilirler mi? Büyük işler için komisyon oluşturulabilir mi?

Okuyucumun sorusu kanunda olup da tatbikatı olmayan bir madde. Evet, Kat Mülkiyeti Kanunu’nun 34′üncü maddesinin sekizinci fıkrasında yönetimden teminat istenebileceği hükmü var. Ancak anlaşılan o ki kanun yapılırken, yöneticinin epey büyük paraları da yöneteceği düşünülmüş ve böyle bir hüküm getirilmiş. Hatırlıyorum kanunun ilk çıktığı 1965 ve sonrası yıllarda apartmanlarda (ki o zamanki apartmanlar bugünkülerin yanında cüce kalırdı) millet yönetici olmak için çırpınır hatta kulis yapardı. Sonraki yıllarda bu işin nasıl bir yük olduğu, nasıl bir sorumluluk olduğu görülünce bu defa apartmanlarda yönetici bulma sıkıntısı yaşandı. Bugün hiç kimse yönetici olmak istemiyor. Onun için bir de yöneticiden teminat isterseniz hiç kimse bu işe girmez. Zaten tatbikatı da olmamıştır. Komisyon konusuna gelince. Yönetici veya yönetim kurulu bertaraf edilmeden önemli işler için komisyon kurulabilir. Komisyon yönetim kuruluna yardımcı niteliktedir, kurulmasına kat malikleri kurulu karar verebilir.

İki arkadaş güvenlik görevlisiyiz, günde 12 saat çalışıyoruz. Bu beş yıldır böyle. Haftalık tatil yok, çalışmamız da seksen dört saati buluyor. Buna karşın fazla mesai vermiyorlar. Ücretimizi elden ödüyorken ücretimiz asgari ücretin üstündeydi, şimdi bankaya asgari ücret olarak yatıyor. Ne yapabiliriz?

Size fazla mesai yaptırıyorlar diyeceğim ama bu fazla mesaiyi de geçmiş. Bir kere fazla mesai yapacak işçi buna muvafakat etmelidir. Zorla fazla mesai olmaz. Haftalık mesai kırkbeş saattir. Bu, günde onbir saat olmak üzere günlere bölünebilir. Bunun dışındaki çalışma saatleri fazla mesaidir ve yukarıda dediğim gibi çalışanın kabulüne bağlıdır. Çalışılan her fazla mesai saati için normal ücretin yüzde elli zamlı rakamı ödenir. Fazla çalışma süresinin toplamı senede iki yüz yetmiş saatten fazla olamaz. Oysa sizinki senede bin sekiz yüz yetmiş gibi rakamlara ulaşıyor. Peki ne yapılabilir? Öncelikle fazla mesailerinizi isteyeceksiniz. Sonra eskiden aldığınız maaşın indirilmeden ödenmesini isteyeceksiniz. Daha sonra fazla mesailerin yasal sınırlara çekilmesini isteyeceksiniz. Bunlar karşılanmazsa da isterseniz sözleşmenizi haklı nedenlerle bitirip bütün bunları iş mahkemesinde talep edeceksiniz. Seçim sizin.

Kaç Şehir Var Aramızda?

Kaç şehir var aramızda, haritayı açıp saymadım. Mesafelerin uzunluğundan korkuyor yüreğim. Bu sokaktan bağırsam, Fizan’dan duyarlar. Sen duyar mısın, bilemiyorum? Kaç şehir var aramızda?

Söz de, dara düşüyor bazen. Her duygunun dilde bir karşılığı yok; yokmuş! Büyük bir “ah” çeker gibi ama içini kavuran bir yangın; dili, özü, sözü yarıp geçen sel gibi; gibi ama kendi değil! Nasıl anlatılır ki bu his? Hangi kelimeyi kullansam, yetersiz kalır.

Başka bir dilde sevmeliyim seni. Hiç tanımadığım harfleri yan yana getirip, yeni cümleler kurmalıyım. Şimdi ne desem, belki birileri önceden söylemiştir endişesindeyim. Bak, bu duyguyu da anlatamıyor insan. Anlaşılan, dil aşka yetmiyor!

Gözbebeğinin arkasından, açıp göğsünü kalbinden öpmek istiyorum seni. Başka her yanına daha önce dokunulmuştur ve belki eskimiştir sende sevilmek diye!

Yokluğunu kaç geçtiyse artık saat, yine siyaha bulanmış gökyüzü. Ruhum uyanır şimdi! İçim güneş sevmiyor sensizken, zaten geceye dünden teşneyim.

Bahar geldi. Şimdi, sevdadan delirmiş gibi açar bütün çiçekler. Biraz yağmur da yağarsa, toprak aşk kokar. Sevgililer çıkar kaldırımlara el ele, ben de seyreder gülümserim.

Sana gelen yollara düşmeli aslında; düşerdim de, ama hiç ışık görmedim. Zaten karanlıkta el yordamıyla sevmiştim, artık ardından da el feneriyle gelmeyeyim.

Her şey bir kurgudan ibaret! Sen, ben, biz, sensiz, bensiz, neyiz? Kim çizdi bizi bu tablonun orta yerine? Üstelik hiç sormadan!

Bütün ünlü harfleri söndürdüm, sadece ünsüzler yanıyor. İçinde sen olmayan ben gibi, yan yana duran sessiz harfler, bir anlam taşımıyor.

Şimdi, kaç sokak var aramızda? Hasretin kokusu senden duyulur mu? Yağmur kalpli bir kadın ağlarsa gece yarısı, aşk ona teslim olur mu?

Ne kadar anlatsam boş! Sen hiç seni sevmediysen, söyleyeceğim tüm sözler çaresiz! Ben bütün zamanlara sende yenildim….

Yazılardan Fal Tutmak!

 

Dün bir arkadaşım arayıp, yazılarımdan fal tuttuğunu söyledi. Güldüm tabii! İnsanın canı eğlenmek istiyorsa, her şey ona bahane olabilir.

Hayat kısmen seçimlerimizden, biraz da kaderimizden ibaret gibi geliyor bana. Yaşamın rengi de burada saklı olmalı. Tesadüf, mucize, sihir, her neyse ismi; o da devreye giriyor zaman zaman ancak yine de işin asıl kısmı bizim ellerimizde sanırım.

Yaşamın ne kadar zor ve ağır olduğunu hepimiz biliyoruz. Kim bilir siz şu anda hangi sıkıntının ortasındasınız? Sorumluluklar, beklentiler, üzüntüler, kayıplar var ama bir tarafta da mutluluk var. Hayat hiçbir zaman düz bir grafik çizmiyor. Sevinçler de, üzüntüler de, belirli zamanlarda yükselip alçalıyor.

Her şey anlarda saklı! Size iyi geliyorsa, o anınızı keyiflendiriyorsa, kahve kapatın, bakla açtırın, iskambili karıştırın, şarkı tutun ya da arkadaşım gibi, yazılardan fal tutun. Her saniye bir seçim yapıyoruz. Şu yazıyı oluştururken kullandığım her kelime, benim seçimim.

O gün çay içip içmemeye karar vermekten tutun da, hayatınızı değiştirecek radikal kararlara kadar, hepsi seçimlerimizden oluşuyor. Seçtiğimiz her şeyin doğru olduğunu söyleyemem ama her seçimin bizi yaşamın bir başka halkasına sürüklediği de gerçektir. Bunu ancak, aradan geçen zaman onaylıyor.

Eskiden Bostancı’da otururdum. Köprüden geçip eve dönerken, her seferinde aynı kararsızlığı yaşardım. Köprü çıkışında yol üçe ayrılır: E-5 karayolu, minibüs yolu ve sahil yolu! Eve bu üç yoldan da gidebilirdim. Hepsi aşağı yukarı aynı mesafededir.

Her defa o ayrıma geldiğimde frene basar, “acaba hangi yoldan gitsem?” diye düşünürdüm. Sonunda birini seçerdim elbette ama aklım hep diğerlerinde kalırdı. Öteki yoldan gitseydim, olacaklar değişir miydi? Bu sorunun cevabı yok!

Madem seçimlerimizin sonuçlarını yaşıyoruz, bugün kendimiz için mutluluk verici bir şey seçelim. Bugün kendinize yarım saat hediye edin. Sadece kendiniz için bir şeyler yapın. Aklınıza ne gelirse, hangi arada fırsat bulabilirseniz!

Bir dilim çikolatalı pasta, balkonda bol köpüklü bir Türk kahvesi, almayı çok isteyip de ertelediğiniz bir kitap, iş çıkışı izlemediğiniz bir film, öğle tatilinde en sevdiğiniz şarkıları dinlemek, piyango vurduğunda yapacaklarınızın listesi, canınız ne istiyorsa onu seçin. Bir teklifim daha var! Hadi, şu anda bir dilek tutun. Gerçekleşirse, bana dua edersiniz. Olmazsa, bu yazıdan açılan fal gerçekleşmiyor demektir. Yine de, gülümseyin!….

Canım yalnızca sevmek istiyor seni…

Canım yalnızca sevmek istiyor seni…
Unutup tekrar hatırladığım çok sevdiğim bir şarkı sözleriyı hiç bıkmadan defalarca ara vermeden içten içe mırıldanıp zamandan koparıp alır gibi..

Canım yalnızca sevmek istiyor seni…
Saçlarını yüzünden ayırıp gözlerini kirpiklerinden ellerini bileklerinden ismini bedeninden ayırıp ayrı ayrı bir evin odalarını gezer gibi keşfeder gibi ilk kez ve merakla ve hayranlıkla bir kırmızının detayında dakikalarca takılıp bakar gibi canım yalnızca sevmek istiyor seni..

Canım yalnızca sevmek istiyor seni…
Nereye varacağını bilmediğim bir kaçamak yolculuğa sırf aklıma esti diye sevdiğim hiçbir eşyayı almadan yanıma çıkar gibi.. Süregelen bir sevgiyle değil öğretilmemiş bilmediğimiz biçimlerde kuşların kanatlarını açıp özgürlüğe süzülmesine yarayan içgüdüleriyle içimden geldiği gibi.
Bir açıklama ekle
Canım yalnızca sevmek istiyor seni… Nereye varacağını bilmediğim bir kaçamak yolculuğa sırf aklıma esti diye sevdiğim hiçbir eşyayı almadan yanıma çıkar gibi.. Süregelen bir sevgiyle değil öğretilmemiş bilmediğimiz biçimlerde kuşların kanatlarını açıp özgürlüğe süzülmesine yarayan içgüdüleriyle içimden geldiği gibi.

Canım yalnızca sevmek istiyor seni…
Tarifsiz bir hisle sevmek istiyorum seni.

Tatlı ekşi ya da tuzlu değil bilmediğim bir tatla bir duyguyla.
Öyle bir meyvenin tadını alır bir kitabın adını okur gibi değil; bir yaz günü tenine vuran sıcaklığı gibi güneşin serin bir akşamın denizden esen rüzgarıyla içine işlediği yosun kokuları gibi anlatamadığın ama bırakmak istemediğin bitmesini istemediğin bir hisle..

Ayrıldık

Saymadım ne kadar oldu bilmiyorum ama ayrıldık.
Daha bir saat olmuş gibi acısı içimde. Bakışı, gülüşü, her sözü, her tavrı belleğimde. Bazen gülüyorum hoşuma giden anlar geliyor aklıma. Zaten o ne zaman düşse aklıma yüzümde hep o gülüş o tebessüm. Sonra aklıma geliyor kocaman bir AYRILDIK. Gülüş bir anda gözyaşı oluyor süzülüyor yanaklarımdan.
Kimse anlamıyor beni. Büyütüyormuşum, kendime eziyet ediyormuşum, uzatıyormuşum bu deli halimi.
Siz benim gözümle görmüyorsunuz ki onu ve dünyayı, siz benim yüreğimle sevmiyorsunuz ki.
Ben onun yüreğinin gördüm biraz deli, adam adam, fazla düşünceli, biraz hayalperest, biraz ürkek, en çok da çocuk yüreğini gördüm.
Sevdim ben onu çok sevdim.
Hem öyle böyle değil o kadar çok sevdim ki hayal bile kurmadım. Korktum, bıraktım her şeyi onu yaşadım salt. Hep diken üstünde, ne zaman bitecek korkusuyla.
Şimdi bana tavsiyeler veriyorlar ben gibi olmadan. Böyle olmazmış, yalnız yaşanmazmış, birileri olmalıymış hayatımda, çivi çiviyi sökermiş, unutmalıymışım, bir an önce başlamalıymışım artık hayata. Hatta hemen evlenmeliymişim.
Bilmiyorlar.
Acıyı da yaşamak gerek namusluca. Ben bir günlük yada bir aylık sevmedim ki ömürlük sevdim oysa ki.
Anlamadı, Anlamıyorlar.
Evet, acımı da yaşamam gerek sevgim kadar. Daha çok yolum var öyle kolay bitmez daha çok gözyaşım var içimde biriktirdiğim. Daha çok sözüm var yazacak. Öyle kolay bitmez çünkü ben kolay birisi olmadım hiçbir zaman göründüğü kadar ve kolay birini sevmedim kolay unutulacak

”KEŞKELER İYİ Kİ LER ”

İnsan 5 yaşına gelmeden anlıyor;
açlığın öldürdüğünü, soğuğun dondurduğunu, ateşin yaktığını…
Sevgisizliğin insanın canını acıttığını…
Duyguları, nesneleri, kişileri, çevresini tanıyor.
Her şey ona çok büyük görünüyor:
Ev, masa, anne, baba…

10′una gelmeden oyunla, sayılarla, harflerle tanışıyor. Azgın bir iştahla öğreniyor. Kız ya da erkek olduğunu fark ediyor. Dünyanın evde, okulda kendisine anlatılandan da büyük olduğunun ayırdına varıyor.

15′inde, tam da en çok kendini sevdireceği çağda, sivilcelenen yüzünden, değişen bedeninden utanırken aşkı keşfediyor.
Dış dünya kadar iç dünyanın da büyük salonları ve kendisinin bile bilmediği odaları olduğunu, açıldıkça o odalardan devasa bahçelere çıkıldığını hissediyor, büyüleniyor.
Şarkıların içinde sevdalar gezdirdiğini, şiirin her türden hasreti dindirdiğini anlıyor. Aşk acısını öğreniyor. Yine de seviyor; ille seviyor, inadına seviyor.

20′sinde putlarını yıkıyor, başkaldırıyor, kanatlanıyor.
Her şey ona küçük görünüyor:
Ev, masa, anne, baba…
“Dünya küçükmüş; büyük olan benim” efelenmeleri başlıyor.
Lakin dünya bunu bilmiyor.
O yüzden 20′ler çoğu zaman hayal kırıklıklarıyla geliyor.

25′inde ayaklar biraz yere değiyor.
Okul bitiyor, iş telaşı başlıyor.
Sınıfta öğrenilenlerin akı, sokaktaki gerçeklerin karasına çarpıp grileşiyor.
Yolu hızlı gelenler çabuk yorularak, sevdiğini bulanlarsa kalbinden vurularak evleniyor genelde…
5 yıl önce uzak bir ülke olan “istikbal”, daha yakına geliyor.
“Bir denizde yangın çıkarma” hayali erteleniyor.
“Dünya zor”laşıyor.

35, yolun yarısı…
Hiç okul asmadan, evden kaçmadan, bir terasta sevdiğiyle öpüşüp bir çadırda uyanmadan 20′sine gelenler için gecikmiş telafi çağları…
Daha önce hiç yüz verilmemiş ana-babaların sözüne yeniden kulak kabartılan yaşlar…
Olgunluğun karasuları…

40′ında eski kotlar dar gelmeye, saçlara ak düşmeye, aile büyükleri yaşlanıp ölmeye başladığında bocalıyor insan…
Panik, kadınları kuaföre sürüklüyor, erkekleri araba galerilerine; ve ikisini birden yeni sevda hayallerine…
Yiten gençliğe, boyalı saçlarla, içe çekilen karınlarla, kırmızı arabalarla çare aranıyor.

45′inde “istikbal” denilen o uzak ülkenin toprağına ayak basıyor insan…
Hem ölüm yarınmış gibi, hem hiç ölmeyecekmiş gibi yaşamasını öğreniyor.
Eski dostlar, hatıralar kıymete biniyor.
Didişmenin yerini sükûnet, böbürlenmenin yerini nedamet, kinin yerini merhamet alıyor.

“Keşke”ler “iyi ki”lerle, hırslar hazlarla yer değiştiriyor.
Bu dünyayı silkelemekten, daha iyi bir dünya için kavga vermekten vazgeçmeseniz de, öbür dünya umuduna da kulak kabartıyorsunuz, ara sıra..

:::::::Ey aşk hadi öğret bana bilmediklerimi, eksik kalanları.. ::::::::

 

Ey aşk hadi öğret bana bilmediklerimi, eksik kalanları..
Her seferinde canımın acımasının biraz daha azalacağını düşünürdüm hep.

Ama azalmıyor; yıllar geçtikçe daha da çoğalıyor can acısı.
Gençlik yıllarında böyle durumlarda başka şeyler düşünmeye çalışırdım. Hatta hatırlıyorum, ilk sevdiğimden ayrıldığımda daha doğrusu terk edildiğimde çok canim yanıyordu. Kendimi avutmak için bir yol bulmuştum; takvim yapraklarıyla oynuyordum. Her gün büyük bir özenle koparıyordum sayfaları, ‘ooh bir gün daha eksildi ‘ diye. Her gün ‘ bugün bir dakika daha uzadı, daha geç karanlık olacak ‘ diye ve her geçen gün canimin acısı daha çok azalacak diye!
Ama bugün fark ettim ki herkesin çok şaşırdığı bir sürü gereksiz bilgiyi o zamanlar ögrenmisim. Takvim yaprakları ne kadar çok şey öğretirmiş meğerse bana isterseniz size Kırlangıç Fırtınası’nın ne zaman olduğunu söyleyebilirim ya da cemrelerin ne zaman düştüğünü…

Hatta zeytinyağlı biber dolması tarif edebilirim.
Öyle hafifletmiştim canimin acısını o zamanlar.

Ne iyi etmişim de âşık olmuştum.
Sonra ikinci sevgilimden ayrılmıştım. Daha doğrusu yine terk edilmiştim… Başka vücutlar istemişti cani. Çok canim yanıyordu. Kendimi avutmak için yine bir oyun bulmuştum, yazarların kronolojik sırayla kitaplarını okuyordum. Artik onu telefonla
aramamam için kendimle mücadele etmem gerekmiyordu.
O zamanlar anlamıştım insanin kendisiyle mücadelesinin ne kadar yorucu olduğunu!
Mesela onunla nasıl bir yerde karsılaşırım diye planlar yapmam gerekmiyordu.
O zamanlar anlamıştım insanin kendisiyle oynadığı oyunların ne kadar yorucu olduğunu. Ya da telefon 10 dakika içinde çalarsa beni arayan O ‘dur diye bitmek tükenmek bilmeyen on dakikalar beklemem gerekmiyordu. Aslında o zamanlar anlamıştım on dakikanın bazen bir asır olduğunu. Yoldan geçen 3. araba kırmızı olursa tekrar barışacağız diye dilekler tutmam gerekmiyordu…
O zamanlar fark etmiştim trafikte ne kadar az kırmızı araba olduğunu! Ama bugün fark ettim ki, bugün çok az kişinin bildiği ve okuduğu yerli roman ve hikaye yazarlarıyla o zamanlarda tanışmıştım. Nihat Sırrı Örik, Kerime Nadir, Muazzez Tahsin Berkand, Ethem izzet Benice, Kemal Tahir, Pınar Kür, Vedat Türkali, Orhan Pamuk ve diğerleriyle…
Ve simdi fark ediyorum ki, ne kadar çok şey öğrenmişim o romanlardan, hikâyelerden, yazarlardan… Ne iyi etmişim de aşık olmuşum…
Sonra üçüncü sevgilimden ayrılmıştım, doğrusu bu kez de
terk edilmiştim. Başkasına aşık olmuştu. Yine canim çok yanıyordu.

Kendimi avutmak için bir oyun bulmuştum, aşk şiirleri okuyordum, terk edilmek üzerine.
BASKALARININ da terk edildiğini çok canlarının yandığını
görmek ve anlamak acımı hafifletiyordu sanki. İlk ben değilim
terk edilen diye düşünüyordum.
O zaman ezberlemiştim Atilla ilhan’dan ‘ ben sana mecburum
bilemezsin, adini mıh gibi aklımda tutuyorum ‘ dizelerini, o
zaman ezberlemiştim. Murathan Mungan’ın ‘ ölü bir yılan gibi yatıyordu
aramızda, kirli ve umutsuz geçmişim ‘ mısralarını ve Ahmed Arif ‘ten
ve Kavafis ‘ten aşk dizelerini. Simdi fark ediyorum ki ne çok şey
öğrenmişim o şiirlerden. Ve ne iyi etmiştim de ÂŞIK olmuşum…
Sonra uzunca bir dönem yeni bir aşkı yeni bir sevgiliyi
beklemeye başladım. Çok bekledim. Sabırla.

Biliyordum gelecekti bir gün.
Bu bekleme döneminde de bir oyun bulmuştum kendime.
Ne kadar tiyatro oyunu varsa gidiyordum kudurmuş gibi! Ne
kadar film varsa onlar, seyrediyordum hiç kaçırmadan. İste o
zamanlar ögrendim benden başka bir sürü ask bekleyen insan olduğunu. Ve o
zaman öğrendim beklemenin de bazen bir keyif olduğunu ve insana çok şey öğrettiğini…

Ne iyi etmişim de beklemişim aşkı…
Hep bana soruyorlar nereden biliyorsun bu kadar çok şeyi
diye, dilimin ucuna kadar geliyor, söylemek istiyorum ‘ASK YÜZÜNDEN’
diye ama gülerler anlamazlar diye söylemiyorum, vazgeçiyorum. Yillar
geçtikçe azalacak sanırdım canimin acısı ama azalmıyor. Ne kadar
çok şey öğretmiş aşk bana. Hayat okulu dedikleri bu olsa gerek.
Ya da hani derler ya; okumuş ama adam olamamış diye,
sanırım okuyup da adam olamayanlar; asktan canları yanmamış
olanlar, aşkı tanımayanlar, bilmeyenler…
şimdi…..yine canim yanıyor.Ama biliyorum bu duyguyu.
Geçecek!
Fakat simdi, hemen yeni bir oyun bulmalıyım kendime.
Ey ask hadi öğret bana bilmediklerimi, eksik kalanları…

Her kadına biçilmiş bir rol varsa…

Güçlü olduğu halde güçsüzmüş gibi yapmaktan yorulmuş her kadına karşılık, zayıf olduğu halde güçlü gibi görünmekten yorulmuş bir erkek vardır.

Aptalı oynamaktan yorulmuş her kadına karşılık, sürekli “her şeyi bilmesi” beklentisinin altında ezilen bir erkek vardır.

”Duygusal kadın” diye adlandırılmaktan bıkmış her kadına karşılık, ağlamak ve nazik olmak hakkı elinden alınmış bir erkek vardır.

Rekabet ettiği zaman “kadınsı değil” diye nitelenen her kadına karşılık, erkekliğini kanıtlamasının tek yolu rekabet olan bir erkek vardır.

Cinsel nesne olarak görülmekten bıkmış her kadına karşılık, cinsel gücü hakkında kaygılanıp duran bir erkek vardır.

Çocukları tarafından “elinin kolunun bağlandığını” düşünen her kadına karşılık, aile babalığının zevklerini doyasıya yaşaması engellenmiş bir erkek vardır.

Doğru dürüst bir işte çalışması ya da eşit işe eşit ücret alması engellenmiş her kadına karşılık, başka bir insanın bütün parasal sorumluluğu omuzlarına yüklenmiş bir erkek vardır.

Kendisine bir otomobilin karmaşık yapısı öğretilmemiş her kadına karşılık, yemek yapmanın vereceği tatminden habersiz bırakılmış bir erkek vardır.

Özgürlüğüne giden yolda bir adım atan her kadına karşılık, özgürlüğe ulaşmanın biraz daha kolaylaşmış olduğunu fark eden bir erkek vardır.

ÇELİŞKİLER

Kadınlar ağlar. Ancak tek başına bir köşeye çekilip de -yalnız- ağlamaz. Kadınlar, sadece sevdiği erkek duyabilecekse ağlar.:p

* Bütün kadınlar kesin bir cevabı olmayan konularda soru sormakta müthiş ustadır. Maksat, siz kendinizi sürekli suçlu hissedin.:nanik:

* Kadınlar asla sır saklayamaz. Daha doğrusu, kadınlar için bir sırrı en yakın üç arkadaşına söylemek sırrı açık etmek anlamına gelmez. Bu mantıkla hepsi en yakın arkadaşlarına söylediklerinden sonunda sırrı bilmeyen kalmaz.:cix:

* Kadınlar telefona cevap vermeyi sevmez, uzun uzun çalsa dahi rahatsız olmadan açmayabilirler. Lakin telefonda dünyanın en uzun konuşmalarını yapanlar da yine kadınlardır.:tehteh:

*Kadın yatağa yatmadan “evvel” saçını tarayan tek yaratıktır.:cigaro:

* Kestirme yola sapıldığında her kadına bir “kaybolacağız” korkusu gelir.:eek:

* Kırmızı ışık, kadınlar için, “makyaj molası” işaretidir.:cool:

*İstisnasız her kadın vermesi gereken bir-iki kilo olduğunu düşünür.:rolleyes:

* Kadınlar durup dururken eve bir buket çiçekle gelen kocadan şüphelenir.:bilgin:

* Kadınlar tuvaletin kapağını küçük bir hareketle indirmek yerine tuvaletten salona kadar yürür, kocasına söylenir ve tuvalete geri döner.:cigaro:

* Erkek konuşurken kadın lafın ortasından konuşmaya dalar ve devam eder. Aynı şeyi erkek yapacak olsa kıyamet kopar.:tip:

* Düğünlerde kadın kadına dans edenleri görünce kimsenin aklına bir şey gelmez. Erkekler için durum aynı değildir.:qro:

* Karısının göz ucuyla bir başka adama baktığını yakalayabilmiş erkek yoktur. Oysa kadınlar erkeklerini başka kadına baktığı an -saniyesinde- yakalarlar.: vuyma:

*Kadınların erkeklerden daha çok para kazandığı tek meslek vardır: Top modellik.:hihh:

* Kadının dondurmayı nasıl yediğine bakarak karakter testi yapabilirsiniz. :D

* Evde saatlerce kendi giyimiyle ilgilenen kadın, sokağa çıktığında saatlerce başka kadınların elbiseleriyle ilgilenir.:nanik:

* “Yok bir şey”in anlamı kadınlarda, erkeklerinkinden, tamamen farklıdır.:bilgin:

* Kadınlar her konuda erkeklerle eşit olmak isterler. Üç istisna: Erkek tuvaletlerine girmek, çöpü indirmek ve hesabı ödemek.:tip:

* Kadınlar asla haksız değildir… :hihh:En haksız olduğu konuda bile “Kendime göre nedenlerim var” der.:hihh:

* Tabiatta kadınlara karşı son sözü söyleyebilecek tek bir doğal yapı vardır: Yankı!:cigaro:

* Kadınlar kendilerine neler verildiğine değil, onlar için nelerden vazgeçildiğine bakar.:cool:

* Zengin adam, karısının harcadığından daha çok kazanabilen erkek demektir.:tehteh:

* Kadınlar “Erkeklerle eşitiz” iddiasını sürekli tekrarlamaktan vazgeçtikleri anda, erkekler kadınları kendilerinden üstün gördüklerini söyleyebilme fırsatını yakalayacak. :lol: ( O biraz zor )

* Kritiklere başlayan kadın, kritik bir yaşa gelmiş demektir.

* Evlilikler aynen kazalar gibidir, iki şahit ister.:D

* Kadın elinizi tuttuğu anda, bilin ki, eninde sonunda tepenize çıkacaktır…

“Kalbimin sustuğu yerde canımı bundan daha fazla acıtmana izin vermiyorum artık”…

Ne bir nefes yaralarıma nede bir yudum ilaç lazım, varlığının dolu günleri şimdilerde yokluğunun sancılarıyla kavrulmakta…

Sana dair öyle çok birikmişliklerim var ki, ne dokunabildim nede sana uzatabildim ellerimi… Ne senden vazgeçebildim nede seninle olabildim…

Gittim tıpkı senin gibi… Arkama baksaydım eğer, yüzünde senin için yarattığım dünyaya yenilirdi bu kalbim…
Bakamadım, yapamadım sustum ve gittim…

Sana geride ne kaldı biliyormusun? Bir gün değil bin gün çekeceğin acılar…
Tıpkı ben gibi, tıpkı benim yanıp kavrulan yüreğim gibi…

Gözlerim sevdalı umutlarda sevdiğim bir umuttun içimde onuda aldım elinden… Şimdide ben senin dünyanı elinden alıyorum…
Hesapsızca, acımasızca tıpkı senin bana yaptığın o gün gibi…

Asla unutmadım kalbime attığın bıçak yaralarını bak yaralarım halen kanıyor dokundukça, kabuk bile bağlamadan hep kanıyorlar çünkü sen en çok canımı acıtandın…
En çok içimi sızlatandın…

Beni bana bırakmıştın şimdi bende seni sana bırakıyorum ve gidiyorum… Acılar kalbimde acılar benimle…
Elbet bir gün geçmez denen sızılar geçer, zaman dedikleri şey yarama ilaç olur, elbet bir gün sensiz bir sabaha uyandığımda içimden çıkmış gitmiş olursun…

Ve elbet bir gün vicdanınla baş başa kaldığında o soğuk akşamlarda, o ayaz sabahlarında arayacağın suçlunun SEN olduğunu anladığında ben senden ve her şeyden çoktan gitmiş olurum…

Kalbimi eline verdim sen hiç acımadan yaktın şimdi bende seni ateşe veriyorum sevgili…
Ne ödeyecek bedelim kaldı nede senin uğruna adayacak bişeyim…

Git ve kendine senin gibi istediğin bi dünya kur ama lütfen benim yalnızlığıma dokunma…

”Kalbimin sustuğu yerde canımı bundan daha fazla acıtmana izin vermiyorum artık”…

alıntı